Sevmenin en son noktasını gösterebilir misiniz?

Uyarı: Çok uzun yazı. İster oku ister okuma ama bir daha bu kadar samimi bir yazı bulamayacaksın.

Yağmurun ruhum üzerinde acayip bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

Çünkü ne zaman gecenin bir yarısı yağmur başlasa, ben bir garip oluyorum. Geçen, ne zamandı hatırlamıyorum, muhtemelen bir buçuk ya da iki ay önce, başıma geleceklerden habersiz, yarını düşünmeyi unutacak kadar şaşkın ve mutlu olduğum bir gece, ansızın yağmur başlamıştı. O kadar huzurlu yağıyordu ki, ayakkabılarımdan yoksun bir şekilde odamdan çıkıp merdivenleri yavaş yavaş indim, dışarıya çıktım, çıplak ayaklarımla sakin sakin yağmakta olan yağmurun yerde oluşturduğu küçük göllerde yürüdüm. Gözlerimi kapattım, ellerimi iki yana açtım, bu arada da kulağımdaki ses “don’t leave me high, don’t leave me dry” diyordu; belki de yağmurdan daha huzurlu olan tek şey o sesti. Ne zaman yağmur yağsa aklıma o şarkı geliyor şimdi. Sonra da o.

Bugün hiç durmamacasına yağmur yağdı İzmir’de. Şemsiyeleri sevmem, şemsiyeler sorun yaratır derim hep. Şemsiyelerin altına saklanmayı hiç sevmem. Çünkü ben saklanmam. Saklanmadım, saklanmıyorum. Değil mi?

Ve yine yağmurun her zaman olduğu gibi getirdiği acayip hava var burda. Serin esen rüzgar, nemli yollar, havada mis gibi bir koku. Ve bilin bakalım ben neredeyim.

Saat 1:54, yurda yaklaşık yarım saat önce geldim. Havanın ne kadar dost canlısı olduğunu görünce aklımdan bilgisayarımı alıp dışarıdaki banklardan birine oturup uzun bir yazı yazmak geçti. Bölecek hiçbir şey yok, hiç kimse yok. Sadece ben, gök yüzü, müzik ve klavyem. Rastgele bir şarkı açtım, bana göz kırparcasına Paranoid Android çıktı, çok severim. O da sever. Hatta bir ara – Creep çalacaklarının haberini verdiği gün, ah o güzel gün – bu şarkıyı da ilerleyen zamanlarda çalacaklarını söylemişti, o soloda kendini kim bilir nasıl kaybeder diye düşünmüştüm. Şu an da aynı şeyi düşünüyorum.

Ama yine de, Substerranean Homesick Alien çok daha kral bir şarkı bence. Ne zaman dinlesem mezardaymışım gibi hissettiriyor bana. Öyle şey mi olur demeyin, dinleyin; aynı melodinin nasıl hem bu kadar huzurlu hem de bu kadar huzursuz olabildiğini ancak dinlerseniz anlayabilirsiniz, kelimelerle oynamayı bu kadar çok seven ben bile o duyguyu anlatmak için parmağımı kımıldatmam. Evet çünkü bazı melodiler kelimelerin ötesindedir.

*

Bugün bende yeniden başladın.

Çok eski bir arkadaşımla barışmış gibiyim. Ki zaten bir yerde öyle gibi, tanışalı neredeyse bir yıl olmuş, ne zaman o kadar oldu diyecek oluyorum ama sonra “onu sanki kendimi bildim bileli tanıyormuş gibiyim” düşüncesi geçiyor aklımdan. Gerçekten, ondan öncesi nasıldı bilmiyorum. O hayatıma girmeden önce, onun gibi biriyle karşılaşacağımı bilmeden nasıl güldüm bilmiyorum, anlamıyorum. Saçma ya da garip ama, öyle. Bazı insanlar başka bazı insanların hayatlarında böyle yer edebiliyorlar, hem de çoğu zaman hiçbir özel çaba harcamadan. Nasıl oluyor bilmiyorum. Ama çok kızgın ya da kırgın olduğum zamanlarda bile – ki bu sanırım sadece bir kere oldu… – onun yüzüne bakmak yine, hep, her zaman olduğu gibi, huzur bulmaktı. Huzur duygusunun karşılığı hep o oldu; o, onun olduğu yerler, onun konuştuğu insanlar, onun gittiği yerler, onun sevdiği her şey. Onun yaşadığı yer. Onunla ilgili her şey.

Bu kadar suskunluktan (tam 35 gün) sonra, yüzüne bakmak bile istemediğim onca saçma sapan günden sonra nihayet yüzüne bakarak gülebilmekle tam 7 gün önce yüzüne bakarak ağlamak arasında cennet ve cehennemin arasında ne kadar fark varsa o kadar fark varmış. Evet hep beni hiç üzmedi, hiç ağlatmadı; beni parmağında oynatabilecekken hiçbir şey yapmadı, bana değer verdiği için bunlara kalkışmadı bile dedim, hala diyorum; ama bu, geçtiğimiz 35 gün boyunca yaşadığım kabir azabıyla ilgili hiçbir şeyi değiştirmiyor. Kusana kadar ağlamış olmamın tek nedeninin yüzüme karşı tek bir cümle söyleyebilecekken etrafımdakilerden birine söylememesi gereken onca şeyi söylemiş ve sonrasında buzdolabı gibi soğuk bir adam olmuş olması gerçeğini değiştirmiyor. Evet onun yüzünden üzüldüm, ağladım, kendimi yiyip bitirdim, hepsi gerçek. Aklıma hiç gelmemişti ama bunları sırf fazlasıyla cesur ve zamanlama kavramını önemsemeden davrandığımdan dolayı yaşadım. Ha sahi, bir de şu zamanlama denen zımbırtı var. Eğer bir şey yanlış bir zamanda yapıldıysa, bunu doğru bir zamanı da var demektir. Değil mi? Eğer doğru zamanda yapılmış olsaydı ne fark ederdi diye sormak istemedim değil 35 gün boyunca, HERKESE. Sormadım ama. Çünkü cevabını önemsemedim. Çünkü varsayımlardan öteye gitmiyordu ve gitmeyecekti hiçbir şey, yine her şey o ne zaman isterse o zaman açıklığa kavuşacaktı. Çünkü seven benim, dolayısıyla beklemesi gereken de benim. Seven benim ve acı çekmesi, üzülmesi gereken de benim. O değil. O sapasağlam, ben değilim.

Ben hep öyle kısıtlı zamanlarda, saçma sapan yerlerde değil de, sabahtan akşama kadar, mümkünse huzurlu bir yerde o şekilde muhabbet edip aynen o şekilde gülmek istiyorum. Evet yani, seninle gülmek istiyorum ben, o bana çok iyi geliyor. Bugün dışarda ayakta durmuşuz, on dakika seni dinlemişiz gülmüşüz, bütün bir haftama bedel o on dakika mesela. Seninle gülmek bana çok iyi geliyor. İşte belki de sırf bu yüzden, seninle gülemediğim 35 gün böylesine berbattı, iğrençti, tiksinçti. Öyle günler yaşamak istemiyorum bir daha.

Bana bunlarla gel lan. Bana gıcıklık yap sinir et beni falan işte her zaman nasılsak öyle olalım. Lan! Ciddiyim.

Ehe şey bir de bu arada, ne psikopat bir sıralama şekliyse benim mp3’ümün yaptığı, Creep başladı şimdi, her you’re so fucking special dediğinde tepem atıyor lan, kendimi tutamayıp O BENİM LİNKİM LAN BENİM LİNKİM BEN YAZDIM BEN YAPTIM HOHOHO demek geliyor içimden. İşte ben de böylece bu şarkının o kısmını kendim için – ve belki de onun için de – unutulmaz bir şey yaptım, iyi mi oldu, bilemiyorum oldu herhalde. En azından yazdım. Ona yazmamış olsam, o okusun diye yazmamış olsam daha iyi olur muydu onu da bilmiyorum ama – bunun “doğru bir zamanı” olduğuna göre belki de cidden yanlış bir şey yapmamışımdır – sonuçta bunu yaptım, her şey oldu, bitti, olmasaydı nasıl olurdu diye sorgulamak beni en fazla paralel evrenlere götürür evet. Şu an orada olanlarla ilgilenmiyorum ama.

Bir de Fade Out‘u o çalarken dünyanın, evrenin, her şeyin durması, etraftaki insanların, mekanın, her şeyin önemini yitirmesi, sadece o melodinin ve o adamın varlığının önemli olması var. IMMERSE YOUR SOUL IN LOVE kısmında başka hiçbir şey düşünememek, o adamı olanca gücünle sevmek var.

Yani evet, müzik olmasa belki bu kadar duygu da olmayacaktı.

O kadar duyguyu neremize sokucaz – Bu da ünlü bir atasözü auehauhaeha ortamı biraz şenlendireyim dedim 

Üşüdüm de içeri girdim, çamaşırhaneye inen merdivenlerin birinde kucağımda bilgisayarla oturuyorum, yanı başımdan bir kedi geçip gitti sakin sakin, manyak lan bu kediler. Yemin ederim manyak. LAN DIŞARI ÇIKSANA BURDA İNSANLAR KALIYOR FALAN HANİ. Senin ne işin var. Kedileri de çok sever o. Evet bildiniz, az sonra sizden önce kafama sıkacağım.

*

O beni ilk tanıdığında saçlarım uzundu. Tek derdim sıkıntılardan saçma sapan yollarla uzaklaşıp olabildiğince eğlenmek, dağıtmak, cozutmak, … falan filandı. Özgürlüğünü yenice kazanmışken ve 20 yaşındayken başka türlü bir insan olamazdım sanırım zaten.

Çocuk gibiydim, her şeye gülüyor, herkesle konuşup herkesle arkadaş olmak istiyordum, hatta bazılarına, daha doğrusu çoğuna hiç hak etmedikleri şanslar verip sonra hatalarım yüzüme bir şekilde vurulduğunda ağlayıp sızlıyordum. Biraz büyümeye ihtiyacım vardı. Henüz kendimi bulma aşamasındaydım. İnsanları, etrafı tanıma evresindeydim. Kendimi yavaş yavaş tanıyordum. Bütün hayatımı bu şekilde geçirsem ne kadar mutlu olurum diye düşünüyordum, yanıldığım aklımdan bir kez bile geçmemişti.

Ve sanırım o kadar yanlış bir şey bu kadar güzel ve özel bir şeye bir ömürde ancak bir kez vesile olabilirdi. Belki bazı ömürlerde hiç olmazdı böylesi bir şey.

Çok alakasız bir şey, hayatımın gidişatını etkileyecek bir şeye dönüştü. Kendimi bildim bileli kafamda var olan “birini çok sevmek, deli gibi sevmek, ölür gibi, taparcasına sevmek ama sevilmemek istiyorum” dileğimi Evren gecikmeli de olsa duymuştu ve o gün yeni hayatımın ilk günü olmuştu.

Sonrası zaten belli. Önceleri leyla gibi gezmeler, hiçbir şeyin farkında olmamalar, sebepsiz yere mutlu olmalar.

Noluyor lan bana?! sorusunu sık sık sormalar.

Hiç tanıdık gelmeyen ama bu zamana kadar hissedilen duyguların en mükemmel olanıyla tanışmak.

Uyuyamamak.

Kendini sorgulamak, nasıl olur böyle bir şey demek.

Karışmak, çok karışmak. Aklından çıkmamak. O etraftayken yüzündeki gülümsemeyi silememek.

Bütün bunları içinde tutamamak.

Film gibi. Hayatı boyunca hep insanlarla dürüstçe konuşmaktan korkmuş bir insanken, birdenbire her şeyi bir kenara koyup o adama tek – saçma salak – bir cümleyle olan biteni anlatmak.

Ağlamak, ağlamak, beklemek, ağlamak. Arkadaşlığını da kaybettiğini düşünmek, onunla konuşmayı özlemek.

Sonra her şeyi konuşmak.

O zaman bile. Aslında hala büyümemiştim. Hala o uzun saçlı, sadece eğlenebildiği kadar çok eğlenip geriye kalan kötü her şeyi unutmaya çalışan, etrafındakiler tarafından sevilmeyi isteyen 20 yaşında biriydim. Çocuk değildim ama, yine de büyümemiştim işte.

Değişik zamanlar. Çeşitli kader oyunları. Hayatımı değiştiren ve bana güç veren, kardeşim dediğim insanın yanı başıma gelişiyle başlayan, çok güzel hadiseler…

Ya o içini döktüğü, anlattığı, anlattığı gece, ya da 12 Kasım’da. Yani ya o gece, ya da gerçekten doğum günümde büyüdüm tam olarak. Evet, doğum günüm o kadar kötü halde olduğum son gündü. Bir daha asla sokağın karşı tarafındaki kaldırıma oturup tek başıma ağlamadım. Bir daha asla isyan etmedim duruma. Bir daha asla kızmadım, küsmedim. Belki de anladım. Tam olarak olmasa da, belki de onu o gün gerçekten anladım.

Ona deli gibi aşık olduğumu, onun beni çok sevdiğini, onunla arkadaş olmanın ne kadar harika bir şey olduğunu, anladım. Günler ilerledikçe hiçbir şey eskisi gibi kötüye gitmedi.

Ama ben Evren’i kandırdım. 14 Ocak günü Evren’in işine karıştım. Dağıttım, mahvettim ortalığı. Tabiri caizse zirvedeyken tökezledim, düştüm. Ve hala da ayağa kalkmış değilim. Oturdum, gözlüyorum herkesi, her şeyi.

I’m the hero of the story don’t need to be saved diyen hoş bir ses var kulağımda, beni ne kadar da güzel anlatıyor.

En sevdiğim grubun en sevdiğim şarkısında I love you, don’t you ever think of me derken vokale eşlik etmek bile hiç acı verici olmadı. Çünkü vokalin sesi kadar huzurlu, beklentisiz, memnundum. Özgürdüm. Başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu. YOK-TU.

Nasıl oldu da o malum blog’un linkini hemen, o an vermek isteyecek bir ruh haline düştüm, bilmiyorum. Belki de içimde bir yerlerde hiç de memnun, beklentisiz, huzurlu değildim. Tek açıklaması bu aslında, belkiler yok.

İster istemez o iğrendiğim cümlenin bu durum için bile doğru olmaya başladığını çok acı bir şekilde fark ettim. Onun da beni sevmesini istiyordum. Biliyordum seviyordu ama benim onu sevdiğim gibi değil.

Öyle ya, bu kadar büyük ve saf bir sevgi nasıl olur da karşılıksız kalırdı?

Kalmalı. Gerçekten kalmalı. Bu durumun başka türlü bir çözümü, gideceği bir yer yok. Ben onu hep bu şekilde seveceğim ve ona her baktığımda aynı şeyleri hissedeceğim. Müdahale gerektiren bir şey değil, bu ben’im.

Onu tanıdığımda küçüktüm, sevdikçe büyüdüm. Şimdi ben istediğim için bütün hissettiklerimi en ince ayrıntısına kadar bildiği halde yüzüne bakabiliyorum, karşısında durabiliyorum, evet mesela bugünü baz alırsak, konuşup gülebiliyorum. Onunla yeniden gülebilmek o kadar O KADAR harika bir şey ki, zamanımı ve kelimelerimi boşuna harcamayacağım, çünkü anlatılamaz.

Ama ondan daha harika olan bir şey var, inanması zor da olsa, var. O da tekrar bana bakabildiğini görmek. Bütün mesele sadece buymuş, bu sahip olduğum en güzel şeymiş.

*

Alsancak’ta bir Temmuz akşamı arkadaşlarımla oturacak mekan ararken onunla karşılaşmıştık, ayaküstü biraz konuşmuştuk, sonra bundan beni anlayan birilerine bahsetme ihtiyacı duymuştum; öyle ya, içim içime sığmıyordu ne zaman onu görsem, ona baksam. Ne yazdığımı, ne hissederek yazdığımı dün gibi hatırlıyorum; Mathilda’ya, “sana, gözlerinin içini görebildiğime yemin edebilirim” demiştim.

Huzur’u onunla tanıştıktan sonra keşfetmiş olmam aklımı karıştırdıysa, bana o cümleyi yazdırtan his de birkaç hafta sonra gidip ona bunu söylememi sağlamıştı.

Hala böyleyim. Gözlerinin içini görüyorum. Lan çok acayip!

İnsan gerçek anlamda kayboluyor. Ne düşüneceğini bilemiyor. 

Abberline’ın dediği gibi. “Düşünmeyi unutuyor”.

Mesela şu an düşünemiyorum. Sanırım düşünebilseydim 35 gün sonra, konuşmak istediğini söylemesi hakkında düşünür, ne söyleyeceğiyle ilgili tahminler yürütür, bir sürü cümle kurardım kendi kendime. Hepsine cevaplar türetirdim. Onları ezberler, sonra tekrar unuturdum.

Ama gerçekten, bu akşam çok uzun zaman sonra o Temmuz akşamı gözlerine baktığımda hissettiğimi hissettim.

Bu yüzden diğer her şey önemini yitirdi.

*

Saat 03.07

Sam gece’den, aşk’tan bildirdi.

Posted in Uncategorized | 5 Comments

Olaya hiç böyle bakmamıştım.


Because once you can hurt, you can love.

Love, Stefan.

That’s the point.

– Lexi

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Hepiniz buraya toplanın gençler. Radiohead geldi.

JGHDRUGHSFJIRGJTHJKSKKBJKTŞSJNHTJBNTJKNBJKFNJDHS
Ben kendimi cumartesi’ye hazırlamıştım “it’s gonna be a glorious day” moduna bile girmiştim noldu şimdi?
Şu aşağıdaki oldu.

Bir şeyler yazacağım ama gülmeyi bırakırsam yazarım. Evet ehem ciddi olalım. Şimdi şey 14 Şubat’ta bu hayvanlar albümün çıkacağını söylediler ya aman aman aman aman öyle güzel sevgililer günü olmamıştır yani. Beş gün kalmıştı az kalmıştı hemencecik geçer giderdi falan derken.

Sabah kalktım açtım dizi neyin izledim falan. Alelade bir sabah. Feysbuk’a baktım sonra. AMAN TANRI’M Radiohead sayfasına bu vidyoyu koydular GÖZÜMÜN ÖNÜNDE. Kaçmaz direk indirdim anında bütün ayrıntılar sözler her şey cepte, şimdi yinelemeye aldım diğer şarkılar gelene kadar böyle dolaşacağım. Mutluyum gençler.

Evet internationally çıldırdık. Ne var?
Tamam şimdi beni yalnız bırakın. Bu ritmde kaybolmak falan istiyorum.
Posted in Uncategorized | 12 Comments

Instant correlation sucks and breeds a pack of lies.

Anlamıyorum demiştim. Ağır geliyor demiştim. Karşıma geçip duygularını anlatmış, defolup gittikten sonra da pişman olduğunu söyleyip benim için, “ben onu bildiğin seviyorum” diyebilmiş bir adamla o günlerden 5-6 ay sonra aynı yurda girerken, aynı turnikelerden yan yana geçerken birbirimizi hiç tanımamış gibi oluşumuz ağırdı. Ağır gelmişti. Kabullenememiştim. Böyle şeyler olmamalı demiştim. Ben hata yapmadım, böylesi cezalar bana uzak olmalıydı demiştim. Çok sevdiğimi çok sonraları anlamış, ağlamış, ağlamış, sonra da sessizce sızmıştım gecelerce. Şebnem Ferah’ın Gözlerimin Etrafındaki Çizgiler şarkısı marşım olmuştu. Ben leyla olmuşum kimin umurundaydı mecnun çoktan gitmişken. Ya da o mecnun olamamıştı, bense leylayla kapışsam ortalık toz duman olurdu. Bilekliğimin tekini onda bırakırken, bir parçam da orda, o günlerde kalmıştı.
Ama tabii bu değil asıl konu. Sadece biraz “benzer”.
Onu bunu söylemeyi bırak, bilmem kaç kere bilmem kaç saçma şekilde yanında sabahladığım, muhabbetine bayıldığım, sabahtan akşama kadar konuşsa bıkmadan dinlemek isteyeceğim, hep destek verdiğim, kötü zamanlarında yanında olup moral vermeye çalıştığım (biliyorum hiçbir boka yaramazdı ama olsun), ULAN BİR DEFA; “sevdiğin biri mi var diye sordu, sonra sen olup olmadığını sordu, ben de evet dedim” gibi abuk sabuk ama gayet beni amacıma ulaştıran cümleyi yüzüne söylediğim adamla şimdi konuşamıyor olmamız ağır geliyor. Tam her şey mükemmelken (sadece bana göre bence. Uzaktan bakan bi insan yine de ah zavallı hatun derdi muhtemelen) birdenbire peydah olan saçma sapan bir duyguyla onun için hissettiğim her şeyi (hem de en ince ayrıntıya kadar mına koyim.) yazdığım blog’un linkini vermiş olmamın her şeyi berbat etmiş oluşu ağır geliyor. Hiçbir kötülük yapmamışken bunları görmek ağır geliyor. Sadece gereğinden fazla samimi ve cesur davranmamın bu şekilde cezalandırılıyor olması ağır geliyor. Sevdiğiniz birine çok geç olmadan sevdiğinizi söyleyin, sonra pişman olursunuz diyen ibnetorlar var ya, lütfen benimle bağlantıya geçsin. Kafalarını kapıya gömerim, hem de bu sinirle, kesinlikle yaparım. Ben ne zaman bu kadar cesur, bu kadar deli olmuşum; benim hamurumda var mıymış kim nasıl yaptırdı bana bunları? Kimden hesap sorayım şimdi? Yazdıklarımdan mı? Ellerim kırılsaymış da yazmasa mıymışım? Yoksa bu kadar çok sevebilen bünyem mi suçlu? 
Büyük ihtimalle. Zaten hayatımı sadece ben mahvediyorum ya. Yine aynı haltı yemişimdir. Susup oturuyorum, şarkı falan söylüyorum. Ne yapabilirim başka?
*
Gördüğümü yazıyorum şimdi. Öyleymiş veya değilmiş hiç umurumda değil. Bazı eski yalanların arasında çok sevdiklerim de var hani, arada tekrar tekrar inanıyorum, hoş oluyor. Onunla ilgili yalanlara inanmak kadar kolay şey yok.
Bomboş mekan, kimse yok. Aynı sırada bir tek ben oturuyorum. İki sandalye gerimde o. Havada tek kelime, tek harf yok. Çünkü insanlık arasın dursun hala, ben görünmezliğin formülünü bulmuşum. İstediğim zaman görünmez olabiliyorum. Ya. Ağır gelen bir de bu işte. Daha kaç ay önceydi yanına gidip saçma salak muhabbetler döndürdüğüm günler? Ne oldu? Dünyanın en cesur insanı oldum da ne oldu? Boynumda bi kolye var böyle. Duruyor öyle. Olan bu.
Yalanlar.
Aslında bu muamelen kasti değil. Tamam o yazıları okumanın üzerinden bir ay geçmiş de olabilir. O yazılanlar hakkında konuşman zaten beklenmiyor. (nerde o… hmm.) Ama şimdi hiçbir şey olmamış gibi davransan bir türlü, iki kelime edip soğuk davransan bir türlü, belki de en mantıklısını yapıyorsun da ben farkında değilim. Yani tamam ulan yazdık ettik bir sürü geberik yazı, hepsini bir anda okuyunca noluyo lan demiş olabilirsin afallamış şaşırmış da olabilirsin ama yapma hacı hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam edebilirsin artık. Bitti o süre. Eskisi gibi davranabilirsin yani. Sorun yok diyorum. Ben öyle iyiydim eski haline bi geri dön diyorum. Ne zaman bitecek lan bu saçma tavırlar. Tamam ben de tripliyim falan böyle konuşan mı varmış bir şey mi diyormuş umurumda değilmiş gibi davranıyorum ama yapma gözünü seveyim gayet umurumda olduğunu her boku kafama taktığımı biliyorsun yani biliyor olabilirsin bilmiyor da olabilirsin ama bence bil. Doğruya doğru, gözünün önünde çocuk gibi ağlayan salak bi insan var karşında değil mi. Hani yeri geldiğinde süpersonik sam olur yeri geldiğinde pısar kalır arabalar çarpar kınalı yapıncak olur. Falan. 

DİYORDUM Kİ AĞZIMA SIÇILDI AZ ÖNCE.

Şey neyse. Ben bunu yazdım ve şimdi gidiyorum. Çok çılgınlı olaylar var. Sakin kalın gençler. Sizi seviyorum. 
Öpüzlerim #
Posted in Uncategorized | 4 Comments

Ordaki kokunun parfümünü yapan kimyagerle evlenirim. Ciddiyim.

Sıçrayan Midilli isimli antika kitap dükkanı işimi ilerlettiğimde ilk şubemin görüntüsü buna benzer bir şey olacak.
İlk şubeyi de Yalı tarafına falan açmayı düşünüyorum.
Beklerim artık.
Posted in Uncategorized | 6 Comments

Ayakkabıların altına şarkı sözü yazıp satıyorlar. Bence o da ayıp.

“I know you’ll be a star in somebody else’s sky” yazmakta. AYAKKABININ TEKİNİN ALTINDA. 
Neden yani? Black’in en vurucu sözlerinden biri neden iğrenç bir ayakkabının altında yazar? Mantık nedir? Manyak mısınız olm?
Posted in Uncategorized | 2 Comments

Çok ayıp.

Bir televizyon programında, “bir çocuğunuz hukuk okuyor birisi tıp fakültesi mezunu, ne kadar hayırlı evlatlarınız var ne kadar güzel” cümlesini kuran insanı ve dolayısıyla insanların zekalarını (çok affedersiniz) 17 yaşında girdikleri siktiri boktan bir sınavı baz alarak ölçebilen zihniyetteki bütün insanları kınıyorum.

Biz hayırsız, kötü evlatlar mıyız, piç miyiz lan?

Posted in Uncategorized | 1 Comment