Hello world!

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!

Posted in Uncategorized | 1 Comment

Anneme doğum gününde hep mektup yazmak istemişimdir. Bu sene yazdım. Ama okutamayacağım, çünkü çok üzülür.

Anne;

21 yıl boyunca hiç durmadan en çok sevdiğim insan sendin. Hayatımın en sevdiğim ve en çok özlediğim döneminin çocukluğum olmasının en büyük sebebi sendin. Ne bileyim, o zamanlar zeki, hep göğsünüzü kabartan, başka çocuklar sokakta serserilik yaparken evde oturup kitap okuyan bir evlattım ya, ondan belki de. Şimdi okuduğu okulda epey başarısız, başka insanların yüzüne bakamamanıza sebep, diğer gençler okullarını bitirmişken birkaç dersten geçmek için sürünen bir evladım. Ne kendi istediğimi yapabildim ne sizin istediğinizi. Ben dünyayı değiştirmek istemiştim, insanların dünyaya, evrene, hayata bakış açılarını değiştirmek. Hayatımı anlamlı kılmak. Güzel evlerde yaşamak, güzel arabalara binmek, güzel elbiseler giymek, tek taş yüzükler takmak istemiyorum. Birinin, birilerinin hayatını iyi yönde değiştirmek istiyorum. Sesimi duyurmak istiyorum. Güzel olmayan bir evde yaşamak, gitmek istediğim yerlere bisikletle gitmek, sadece şimdi sahip olduğum elbiseleri giymek, hiçbir maddi değeri olmayan o kolyeyi takmak istiyorum. Ömrümü sevdiğim adamın yanında geçirmek istiyorum. Keşke sizin sevginiz bana yetseydi. Ama yetmiyor. Keşke sevildiğim bir hayat yaşasaydım da, dün gece, hayatımda ilk defa “şimdi her şey kararsa, bitse gitse, hiçbir itirazım olmazdı” diyebilecek bir duruma gelmeseydim. Bu kadar vazgeçmiş olmak beni çok korkutuyor. Yokluklarında gerçek anlamda yaşayamayacağım insanların bensiz yaşayabilecek olmalarını anlayamamaktan nefret ediyorum. Ailemden sonra en çok sevdiğim insana hep hayal kırıklığı olmaktan nefret ediyorum. Kabullenmek istememekten nefret ediyorum. Bazı şeyleri hiç kabullenemiyorum. Dönüp gidemiyorum. Unutamıyorum. ARTIK sevilmemekten olabildiğince nefret ediyorum. Nefret içerikli bu kadar çok cümle yazabiliyorken nasıl olup da devam edeceğim ki diye düşünmek istemiyorum. Kimse sevmiyor. Önemsemiyor. Yarın ölecekmiş gibi yaşamıyor. Zamana güveniyorlar. Oysa hep aldatır zaman.

Keşke, Ekim 1987′de, “O” doğmuş olsaydı da, ben hiç dünyaya gelmeseydim be anne. Gerçekten keşke gelmeseydim buraya. Hayatımda ilk defa bu cümleleri bu kadar içten kuruyorum ve kalbim hem fiziksel hem ruhsal manada ağrıyor, nefes alamıyorum. Bana nefes veren sendin ama bak, şimdi beni ben istesem bile iyileştiremezsin…

Posted in Uncategorized | 1 Comment

Life gives answers in three ways.


It says yes and gives you whatever you want.
It says no and gives you something better.
It says wait and gives you the best.
Posted in Uncategorized | 4 Comments

Ama…

Kapkaranlık bir mekan, sadece sahne ışıkları var. Sevmekten Kim Usanır çalmaya başlıyor. Yanı başında sevdicek. Saçma sapan konuşup gülerken şarkının sözleri girdiğinde o baktığı için, yüzde hafif bir gülümsemeyle, gözlerine bakarak “sevmekten kim usanır” demek.

Bunu hiç yaptınız mı?

Ölmeden önce yapılması gereken şeylerden biri olmalı bu sanırım, bu gece öyle düşünüyorum; artık tamamen bütün duygularınız şeffaf olduğu, o her şeyi bildiği için saklayacağınız hiçbir şey olmadığı bir durumda yapılabilecek en güzel şeylerden biri kesinlikle.

Ha sonrasında, oradan ayrılmak zorunda olduğunuz için, Ağla Sevdam gibi harika bir şarkıyı dinleyememek başka da, tam kapıdan çıkarken “ben sana çok aşığım” diye bağırmak da hoş mesela. Bu da yapılmalı.

Şu an gerçekten nedense rüya görmüş de uyanmış gibiyim ve yarına nasıl çıkacağımı bilmiyorum. Sadece çok seviyorum, ondan eminim.

Posted in Uncategorized | 2 Comments

-Başlık bulamıyorum. +Yolla gitsin öylece.

Ses kaydı rocks, ama bazen

Telefonlarımızın bir ses kaydı dalgası var ya, o benim hayatımı kurtaran bir olgu. Şöyle ki, ben anılarıma çok önem veren bir insanım. Hani arada sırada gidip 3-4 yıl önceki msn konuşmalarını okuyan, anlamlı sms’leri arşivleyen, önemli tarihlerde satın alınmış herhangi bir şeyin fişini cüzdanında saklayan bir mahlukatım. İşte bu yüzden, özellikle son zamanlarda – ki son bir buçuk yıl hayatımın en manyak evresi oldu sanırım bu konuda – aşırı derecede fazla ve olur olmadık zamanlarda gizli gizli ses kaydı yapıyordum; elimde ÜÇ SAATLİK bir ses kaydı bile var. Düşünün. Neyi kaydediyorsun sen manyak mısın demeyin, resmen insanların sesleri, duyguları, neşeleri, konuştukları konular, o tarih o saatteki her şey sanki o minicik ses kaydı dosyasında hapsolup kalıyor. Ve aylar sonra dinlediğinizde o kadar tuhaf hissediyorsunuz ki; hani o günden beri birçok şey değişmiş ama o sesler hala tanıdık, o günlerde hissettiklerinizi hala hatırlayabiliyorsunuz. Yani kısacası ses kaydı rocks.

Şimdi bunu neden anlattım. Tabii ki size en son salaklığımı anlatmak için. Ben bu dönem derslere yüzde yüz katılım gerçekleştirip notlarımı çok fazla yükseklerde tutmam gerektiğini bildiğimden, işi baştan sıkı tutmak adına (bu kalıptan nefret ederim ama öyle) hocalar ders anlatırken seslerini telefonuma kaydediyorum, istisnasız her derste. Bir de o dosyaları isimleme şeklim var ki, off. International economics 1×1 gibi. Season 1 episode 1 falan. Hı hı evet. Neyse, dün akşam bilgisayara attım bütün ses kayıtlarını, iktisat bölümü boktur adlı bir klasör altına kaydettim hepsini. Fakat, telefondaki BÜTÜN ses kayıtlarını bilgisayara attığım göz önüne alınırsa, aradaki saçma sapan kayıtların da ders kayıtlarının arasına sızmış olması çok imkansız değil tabii. Kitabı açtım, zaten ingilizce, zaten karınca kadar harfler, zor okuyorum, ses kaydını da açayım hocayla beraber yardıralım diye düşünürken, açtığım ses kaydının sessizlikten ve gelip geçen arabaların sesinden ibaret olduğunu duydum. La ne bu? Bu ne la? Ne la bu? gibi Türkçe’mizin zenginliğinden faydalanarak kurduğum üç soru cümlesinin cevabını, ses kaydını ortalara doğru ilerleterek bulmaya çalıştım. Oha! İki insan konuşuyor. “Yani, söyler diye düşündüğüm için ben söyleyeyim dedim” tarzında bir şey söylüyor bir hatun, ha işte o benim. ALLAH BELANI VERSİN SAM dedim, “yanlışlıkla” aça aça bu kaydı mı açtın. Evet ben o’na sevdiğimi söylemeye çabaladığım anları kaydetmiş bir insanım. Mutluyum. Ama aynı zamanda oldukça şaşkın ve salak bir insanım. Bununla da mutluyum. Naber?

Kadere inanmıyorum ama bir Evren var

Salı günü idt isimli sikindiriktgrjghr derse Abberline da geldi. Biz yeni inekler olarak ikinci sıraya oturduk hanım hanımcık modlarda hocayı pür dikkat dinliyoruz falan. Orda aklıma bir şey geldi. LAN, bundan neredeyse iki sene önce, ben yaz okuluna kaldığım zamanlar, muhtemelen başka bir üniversiteden bir hatun bizim okuldan ders almaya geliyordu, böyle sarışın, uzun boylu, zayıfça, hoş bir hatundu. Ben onu ilk önce lobide görmüştüm, şey, kendisini ciddi ciddi Abberline sanıp “saçım başım düzgün mü tipim iyi mi acaba Abberline’ın İzmir’de ne işi var lan haber vermedi ki acaba sürpriz mi yaptı” diye düşündükten birkaç saniye sonra onun aslında Abberline olmadığını anlayıp hemen telefonuma saldırmıştım ona haber vermek için. ÇÜNKÜ ABBERLINE’IN DOPPELGANGER’I OLMALIYDI O İNSAN. Böyle benzerlik olmaz, hatta olmaz olsun. Çünkü o yaz başka sebeplerden dolayı zaten yeterince iğrençti, bir de o hatunla her derste aynı sınıfta olunca, özlemim o kadar çok artmıştı ki, bir gün hoca ara verdiğinde başımı sıranın üstüne koymuş, ders tekrar başlayana kadar kulağımda kulaklıkla ağlamıştım. O zamanlar o kadar imkansızdı ki onunla aynı yerlerde olmak.

Salı günü o benim sıra arkadaşımdı.

Şimdi kimse bana çıkıp “imkansız” kelimesini cümle içinde kullanmasın mümkünse. Hakkım var değil mi? Bu olduktan sonra, artık hiçbir şey imkansız değil.

Kadın’ım, idol’üm, gözlerine kurban olduğum

Bugün boş günüm olduğundan İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü 1. sınıfın Classical Literature dersine girdim, Moiraine önderliğinde. Evet bundan önce, birinci dönem aynı bölümün Mythology dersine gitmiştim, bu iki dersi aynı güzide hoca vermekte.

Şimdi bu hatun bir defa ÇOK güzel. Gözleri ÇOK güzel. YÜZÜKLERİN EFENDİSİ’nden, STAR WARS’tan bahsetmişliği var derste. Mitoloji lan neden bahsetmesin. HARİKA bir konuşması, aksanı falanı filanı var. TAM KAFA HATUN görünümünde. GÜLER YÜZLÜ, SEMPATİK. Tam benim olmak istediğim gibi bir hoca. Zaten daha ne olsun yeani.

Bugünkü derste de yine yardırdı tabii. AMA “SEVDİCEK” KELİMESİNİ KULLANDI YA. Ben orda bittim, parçalarıma ayrıldım, her parçam ayrı ayrı taptı hatuna.

Hani şimdi diyorum ki ben o bölüme zıplayana kadar o orda kalsın, ki muhtemelen kalır; ben gelince güzeeeel bir konuşma yapacağım onunla. Züleyha’m ben de senin gibi olacağım idol’üm sensin seni seviyorum gibi hoş şeyler söylemeyi planlıyorum. Nasıl?

Posted in Uncategorized | 8 Comments

This is the life – Claudia

Posted in Uncategorized | 3 Comments

The King of Limbs

Müzisyen değilim, müzik eleştirmeni değilim, takdir edersiniz ki o yüzden geniş geniş müzikal yorumlar yapmayacağım ben şimdi.

Albümü ilk dinleyişimde hiçbir şey anlamadım su gibi aktı gitti.

İkinci dinleyişimde biraz daha oturdu.

Üç, dört, beş, altı derken muhtemelen iki haneli sayılara çıkmıştır dinleme sayım.

Albümü ikiye ayırdım kafamda. Little By Little, Morning Mr Magpie, Codex ve Give Up The Ghost tamamen ayrı gözümde. Diğer şarkılarla şu anda ilgilenmiyorum.

Little By Little’ın yorgun gitarları beni benden aldı. Give Up The Ghost zaten direkt olarak iç dünyamın ağzına sıçtı (give up the ghost’un anlamını ve şarkının sözlerini biliyor muyuz gençler?). Morning Mr Magpie’ın beni tek sinir eden tarafı fazla uzun olmasıydı – aynı ritmden sıkıldım evet yalan değil. Codex desen, anlatamayacağım. Öyle dinleyin yani anlatamam.

Bu albüm meğersem double’mış da, bunun daha gerisi varmış da, falanmış filanmış diyenler var, ben bilmem bir ay sonra albüm insani yollardan satılmaya başlandığında göğsümü gere gere gidip alacağım ve kontrol edeceğim, bilmiyorum.

Şunun şurasında hayatımın son dönemlerinde heyecanla bekleyip dinlediğim iki albümden biriydi kendisi. (Diğeri için bkz: Band Of Horses – Infinite Arms) Çok sevdiğim grup ve müzisyenlerin çoğu ölü de. Hani yeni albüm çıkaramıyorlar haliyle. O yüzden alışkın değilim böyle durumlara ben.

Albüm kapağı hoş olmuş ha. Ama bu konuda Band Of Horses’ı tek geçerim kusura bakmayın da beyler. Olaya bakın:


Sene 2006, Everything All The Time albümünün kapağı.

Sene 2007, Cease To begin albümünün kapağı.

Sene 2010, Infinite Arms albümünün kapağı.

Bunlar da böyle hoş adamlar işte. Aman her neyse, long live Radiohead diyorum bu konuyu burda kapatıyorum. Bak ama o dört şarkı önemli. Dinleyin onları.

Posted in Uncategorized | 8 Comments